20.05.2010

sevgili lena...

sevgili lena,

bugün öyle yorgun uyandım ki anlatamam. hatta sabah koşumu yapmasam mı diye düşündüm. ama biliyorum ki 1 kere aksatırsam gerisi gelicek. aksatmak, bırakmaya devretcek kendini. zaten hemen irademi topladım, uykuyu yendim.
bi' hışımla attım yataktan kendimi. o enerjiyi yakalayabilmek için hemen perdeleri açtım, güneş odama doldu. yatağın altından ucu gözüken tavşan kafalı terliklerimi giydim. dişlerimi fırçaladım ve senin aldığın eşofmanları giyerek, dışarı fırladım.

tam 1 saat 15 dakika aralıksız koştum. ama nedense bu kez her zaman koştuğum yörüngede değildim. böyle istedim. yolun üzerinden, evlerin yanından, bulutların altından geçmiyordum sanki bi de. sanki yol benim altımdan, evler benim çevremden, bulutlar benim üzerimden geçiyorlardı... rüzgarın yüzüme daha bir başka değdiğini söylememe gerek yok sanırım. yaprakların arasından geçip suratıma çarpan hava senin tenin gibi kokuyordu sanki. eminim okurken kızacaksın, yine beni neden kattın diye. surat ifadendeki muzurluğu da tahmin edebiliyorum. kendini içinde madden olmadığın bir günümde bulmanın verdiği hazzın dudaklarına kattığı ve çaktırmaktan çekindiğin o kıvrım(evet biliyorum elinle ağzını kapadın bile) ve kızar gibi yapmak istediğin başarısızlıkla çatılmış kaşlar. gülümsedim gözümün önüne gelince şimdi.
neyse olay bu değil tabi.

o hızla koşarken beni fişim çekilmişçesine anında olduğum yere kenetleyen bir şey oldu. aşağı yukarı 50 mt. ilerde kırık dökük vaziyette duran kırmızı araba gözümün içine öyle bir sokuldu ki... oracıkta durdum ve düşünmeye başladım. sonra yavaşça yürümeye başladım arabaya doğru. içimde nedenini bilmediğim bir merak vardı. çok heyecanlanmıştım ve korkuyordum. titreye titreye arabanın yanına vardım. çamura bulanmış camlarından içeri bakarken bir yandan da ona dokundum.
aklımda hala bir bilinmeyen varken sen aklıma düştün. bir yandan arabayla uğraşıyordum bir yandan seni düşünüyordum. şu çok önemli iş gezisinden hala dönmediğini, seni çok özlediğimi falan işte. sen nerdeydin? o an hafızam silindi, ya da başka bir şey. şimdi anlatamadığım gibi o zaman da tam anlamadım. sonra ilginçtir ki gözlerim doldu. içimden bir ses mezarlığa gitmemi söyledi. koşmaya başladım tempomu hayli yükselterek. bu kez ben yolun üzerinden, ağaçların yanından, bulutların altından geçiyordum. hepsi beni izledi. herkes beni seyretti. ben bağırıyordum sanki koşarken. ben sanki ağlıyordum.
bir yandan da sakinleşmeliyim diyordum. bilincim yerindeydi ama elimde olmayan bi' şeyler vardı. bir el vardı sanki içimde, kalbimi tutmuş avucunda her gözyaşımla biraz daha sıkıyor. o sıktıkça kalbim acıyor, içim acıyor, gözlerim daha hızlı veriyor nefesini, damlalar daha hızlı akıyor. ikinci bir el boğazıma dayadı sanki yumruğunu, hava girmeye zorlandığında ciğerlerime, titreşemiyordu artık ses tellerim. acı çığlıklarım hırıltıdan başka birşey değildi artık. ayaklarımın ilerlemediğini, ağaçların yerinde durduğunu farkettiğimde gökyüzü üstüme düşüyordu sanki. kafama sert bir cisim indi, gözlerim kapandı. bilmiyorum ne kadar, kaç dakika, saat veya saniye karanlıkta kaldım.

gözümü açtığımda sersem 3-5 kişi gözlerini dikmiş aval aval bakıyordu. içlerinden bir tanesi, diğerlerinden kısa olan, daha bir garip bakıyordu. yoksa gülüyor muydu ne? göz göze geldiğimizde bir adım geri gitti.
ben ayağa kalkınca, ben tekrar seni düşününce, ben ıslak yüzümün kuruyarak soğumasını hazmedemeden tekrar kanımı akıtınca, ve ayaklarım tekrar yörüngesini tutunca insanlar aralarında mırıl mırıl konuşup sesler çıkardı.
ama dert değil, şimdi daha sakin, daha emindim ve o ses geride kalıyordu her nefesimde.

koşmaya devam ettim. hiç gitmediğimi düşündüğüm mezarlığın yolunu sanki ezbere biliyordum sanki defalarca gitmiştim daha önceden. biraz daha takip ettikten sonra yolumu, 10-12 yaşlarında bir kaç çocuğun bana bakıp kahkaka attıklarını gördüm. yerden irili ufaklı taşlar alıp bana atıyorlardı. "aman tanrım! bu olan ne?" diye mırıldanıp başımı önüme çevirdim. devam ettim hiç soluk almadan.

sonunda varmıştım o soğuk, derin, ürkütücü yere. evini bulması an meselesi olan bir kedinin inancıyla hızla mezar taşlarının yanında geçerken, toprağın altından fırlayan kocaman bir ağaç köküne takılıp düştüm.
sanırım iki dakika kadar hareketsiz şekilde kaldım. sersem gibi sağıma soluma bakıp, ağzıma doluşan toprak parçalarını tükürdükten sonra yavaşça kafamı kaldırdım. gördüğüme inanamıyordum. hiç bir şeye inanamıyordum. tam sekiz yıl, tamı tamına sekiz koca yıl önce gömmüştüm oraya seni. hani o bin bir hevesle aldığımız kırmızı arabamızla, o çok önemli olan iş gezisi...

hiç dönmedin lena sen hiç dönmedin..
ve ben de hiç dönmedim. giderken bıraktığın olmadım. evimiz, sipariş ettiğimiz perdeler, çok istediğin büyük televizyon, her akşam birini izleriz diye seçtiğin 50 film... onların hepsi yerinde.
ayrıca ben bu semtin delisiymişim bunu yeni öğrendim. sen de bilmiyosundur. yanına koşarken karşılaştığım adamlar, bir kaç yıl boyunca yattığım hastahaneden bir ambulans çağırmışlar. onlar da beni kollarımdan bağlayıp yani o meşhur deli gömleğini bana giydirip hastahaneye götürdüler. sakinleştiğimde konuşulanları anladım. her şeyi idrak ettim. tam sekiz yıl sonra geri döndüm lena.

ve bugün değerli. bugün senin doğum günün, ve artık benim de..
ve elimde tuttuğum birkaç defter var. aklım başımda değilken, sen hatırımda değilken yazdıklarım. onları okumaya başladım sana yazmaya başlamadan az evvel.
acım seni zihnimden atmamı söylemiş ve atmışım. ama bilememişim ki sen herşeymişsin, ve bu yüzden aslında acım bana beni öldürmemi söylemiş meğer. 8 yıl yokmuşum. 8 yıl yokmuşsun. çok komik... bunun farkına vardığımda ruhsuzdum sanki. sen aklıma döndün, aklım bana döndü, ben sana döneceğim.. 8 yıl sonra bugün, ben 8 yaşına geldiğimde bir delinin yapamadığı en güzel şeyi yapacağım. bu yapacağım şey aklı başında bir adamın, bir deliden fazlasıdır. en güzel kokunu sık lena, en anlamlı elbisemle geliyorum.

"bu hikaye çok sevgili wagı'yla birlikte yazdığımız bir dışavurumdur."

soytarı

diyecektim; "ben bir soytarıyım. kraliçem! seni güldürebilirdim, ağlayan bulutların altındayken sarayın. ben bir soytarıyım. sevgili kraliçem! sadece bir kez ağlasam?
gerçek olan bir his yaşamak istiyorum..."

bir ahmağın su geçirmez çadırı var. rüzgar esecekti bir gün, fırtına kopacaktı,
suyu içine almayan bez parçası, suyun içine gömülecekti. içindeki o ahmak farkedecekti kendi kimliğini, kim olduğunu. oracıkta ağlayacaktım farkındalığı tanıdığımda dizlerimin üzerinde. ve diyecektim; "ben bir soytarıyım. kraliçem! seni güldürebilirdim, ağlayan bulutların altındayken sarayın. ben bir soytarıyım. sevgili kraliçem! sadece bir kez ağlasam? gerçek olan bir his yaşamak istiyorum..."

asıldı soytarı bahçedeki bir ağaca, o gün tüm çiçekleri soldu o sarayın.
bedeni uzaklara, çok uzaklara.. bu bir emir!
kayıkçılar demir aldı yosunlu koydan. bir şarkı söyledi teki, öteki kürek çekti..
kahin yalan söyledi, tufan selam durdu.

beyaz

beyaz giyenler her yanımı iğneye verdiler
ruhum bedenimi tırmalıyordu
acı onu çoktan fişlemişti ayrılması için
beynimi yararak açtığı boşluktan sızışını izledim
ne ruhumdum ne bedenim, bunun şahidiyim.

yağmuru bıraktım size

içimdeki haylaz çocuğu en son gördüğümde uyumakla meşguldu. Bir zamanlar domino taşlarına yenik düşüp günahlarından kurtulmak için daldığı o...